İslam ve Adalet
İslamda adalet anlayişi
Ey iman edenler! Allah için adaleti (hakkı) ayakta tutan (hâkimler), adalet timsâli şâhitler olun. Bir kavme duyduğunuz kin sizi adaletten sapmaya sevketmesin. Âdil davranın, takvâya daha yakın olan da budur. Allah’a karşı takvâlı olun (emirlerine uygun yaşayın). Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.Adalet kelimesi, dengelemek, dengeli davranmak, tesviye edip düzeltmek, bir şeyi uygun yere koymak, bir hakkı sahibine vermek anlamlarına gelir. Bu kavramın içinde insaf, hakkaniyet, istikamet mânâları da vardır. Dolayısıyla adaletli davranmak, bir şeyi, bir işi hakkaniyet ve insaf ölçülerine göre yapmak demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyette geçen "اَلْقِسْطُ: el-kıst" kelimesi de adalet kelimesinin ihtiva ettiği mânâları ifade eden bir kavramdır. İslâm'da adalet anlayışı, bir arada yaşamaktan ve insanlar arası ilişkilerden ortaya çıkan insan hakları temeline dayanır. Adalet, bu hakları olması gereken yere koymak, hakkı olanlara vermek demektir. Adaletin zıddı ise zulümdür ve o da bir şeyi yerli yerine koymamak veya uygun olan yerden başka yere koymak anlamlarına gelir.
Adalet: Yukarıdaki manalardan hareketle
1-Alış verişte2-İkili ilişkilerde
3-İbadet ve itaatte
4-İçra edilen her türlü işlerde
Hakkaniyet çizgisinde her şeyi yerli yerinde aslına uygun bir şekilde içra etmek ortaya koymaktır.
İçinde yaşadığımız bu muazzam kâinât, tesâdüfen
meydana gelmemiştir. Nefsânî arzuların menfaat sahası olarak da
yaratılmamıştır. Ancak yüce bir gaye ve maksat için yaratılmış ve bu
çerçevede insanoğlu için bir imtihan mekânı kılınmıştır. Dolayısıyla
cihanın da insanın da yaratılışı, abes değil; yani sebepsiz, gâyesiz,
hikmetsiz ve boşuna değildir.
Çünkü yüce Rabbimizin bir ism-i şerîfi de,
“el-Hak”tır ve O, her türlü abeslikten/sebepsizlikten, gayesizlikten,
hikmetsizlikten ve boşunalıktan münezzehtir. O’nun her şeyi, ancak
haktır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır…” (el-En’âm, 73)
İşte muhteşem birer sanat harikası olan cihan,
insan ve diğer varlıklar!.. Hepsi de sayısız hikmetler, ibretler,
fevkalâde hassas ölçüler ve dengeler içinde yaratılmıştır. Akl-ı selîm
sahibi her insan, bu ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini, derin derin
tefekkür etmek mecbûriyetindedir. Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de bu
hakîkate dikkat çekerek biz kullarını şöyle îkaz buyurur:
“Göğü Allah yükseltti ve mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!” (er-Rahmân, 7-8)
“Biz gökleri, yeri ve bunlar
arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları
sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların (yani insanların) çoğu
(gafletlerinden dolayı) bilmiyorlar.” (ed-Duhân, 38-39)
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (el-Kıyâme, 36)
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 15)
Âyet-i kerîmelerde açıkça ifade edildiği üzere
bir imtihan mekânı olan bu cihâna gâyesiz gelmediğimiz gibi, burada
başıboş bırakılmış da değiliz. Rabbimiz, hayra da şerre de
kullanabileceğimiz irâdemizi, bazı yasak ve hudutlarla sınırlandırmış ve
bu sınırlara riâyeti emretmiştir. Buna bîgâne/duyarsız kalıp da dünya
hayatında ilâhî hudutlara gerektiği kadar dikkat etmeyen insan, nefsinin
fesâdına râm olarak kolayca zâlim olabilir. Böylece kendisinin ebedî
hayatını ziyân etmiş olur.
İlâhî hudutlara riâyet demek olan kulluk da,
aslında kişinin kendi nefsini ilâhî azaptan koruması demektir. Aksi
hâlde, kendi azâbına kendisi sebep olduğundan, bizzat nefsine zulmetmiş
olur. Unutmamalı ki:
Adâlettin Zıddı, Zulümdür…
Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede insanoğlunun şu vasfına dikkat çeker:
“…Doğrusu o (insan), çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)
Cehâlet, insanı zulme ve haksızlığa sürükleyen
belli başlı sebeplerden biridir. Âyet-i kerîmede bahsedilen cehâletin
zıddı ise ilimdir.
Gerçek ilim; kişiyi mârifetullâha, yâni Cenâb-ı
Hakk’ı kalben tanımaya sevk eden ilimdir. Dolayısıyla cehâlet, kişiyi
zulme dûçâr ettiği gibi, ilim de insanı hayra, hakka ve adâlete
istikâmetlendirir.
Hak ve hakîkatlerin merkezi ve kaynağı, Allah
Teâlâ’dır. Kâinâtın yaratıcısı ve sahibi, bize hak ve hakîkat nâmına
neyi bildirmiş ise, hak ve hakîkat odur. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…De ki: Allâh’ın hidâyeti, doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.” (el-En’âm, 71)
O hâlde Allah ve Rasûlü’nün ebedî saâdet rehberi
olan emir ve yasaklarına bîgâne kalmak; o yüce hakîkatlere haksızlık
ederek kişinin nefsine zulmetmesidir. Zulümlerin en fecî olanı da, ilâhî
hakîkatlere âmâ kalmaktır. Her zulmün belli ağırlıkta bir cezâsı
vardır. Fakat ilâhî hakîkatlere karşı işlenen haksızlığın cezâsı, “ebedî
bir azâb” olarak takdîr edilmiştir. Bu da gösteriyor ki, kişinin
kendisini ebedî cehennemlik kılacak olan îmansızlık; zulüm ve
haksızlığın en büyüğüdür.
Zulüm, zâhirde her ne kadar başkalarına zarar
veriyormuş gibi gözükse de, neticede dönüp dolaşıp o zulmü irtikâb edeni
acı bir azâba sürükleyecektir. Yâni zâlimin en büyük zararı yine
kendisinedir. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık; “nefislerine
(kendilerine) zulmedenler” ifâdesi zikredilir.
Mevlânâ -kuddise sirruh-, adâlet ve zulmü şu çarpıcı teşbihlerle îzâh eder:
“Adâlet nedir? Meyve ağaçlarını sulamaktır. Zulüm nedir? Dikenleri sulamaktır.”
“Adâleti bilmeyen kişi, kurt yavrusunu emziren keçiye benzer.”
Yâni besleyip büyüttüğü zulüm, kendi helâkini hazırlar, gün gelir onu paramparça ederek ortadan kaldırır.
Tarih şahittir ki, fânî menfaatler için hakkı
ihlâl edenler, ancak kendi kuyularını kazmış olurlar. Sonunda o girdapta
boğulur giderler.


Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen eleştiri, yorumlarınızı iletin. Saygılar!